magnify
formats

Yağlı Beslenme ve Sperm Sayısı

Kısırlık problemi çeken erkeklerin ne yediklerini bir kez daha gözden geçirmelerinde yarar var. Geçtiğimiz günlerde Kaliforniya üniversitesinde yapılan araştırmada düşük sperm sayısı ile yağlı yiyecekler arasında ilişki bulundu.

Günlük kalori alımının %37′sini yağlı yiyeceklerden sağlayan erkeklerin, daha az yağlı beslenenlere göre sperm sayılarının %40 daha az olduğu tespit edildi.

Araştırma aynı zamanda yağ alımında olan yüzde 5′lik bir artışın sperm sayısını yüzde 18 oranında azalttığını gösterdi.

Omega-3′den zengin beslenenlerde sperm sayıları yüksek oranda bulundu.

Araştırmacılar doymuş yağ oranınnda zengin balık ve yeşil besinlerin, yağlı yiyecekler yerine tercih edilmesinin yalnızca genel sağlığı olum yönde değil aynı zamanda cinsel sağlığada büyük oranda katkı yapacakları yönünde hem fikirler.

 
 Share on Facebook Share on Twitter Share on Reddit Share on LinkedIn
No Comments  comments 
formats

Yapışık İkizler

Sudan’lı 1 yaşındaki yapışık ikizler çok nadir görülen bu durumlarından dört başarılı operasyonun ardından kurtuldular.

Rital ve Ritag adlı ikizler 22 Eylül 2010 tarihinde Hartum’da başlarından yapışık oldukları halde dünyaya geldiler.  Londraya getirilen ikizlerin masrafları Facing the world yardım kuruluşu tarafından karşılandı.

En son operasyonu 15 ağustos tarihinde yapan doktorlar, ikiz kızların ameliyat sonrasında herhangi bir sıkıntı ile karşılaşmadıklarını, nörolojik açıdan bir sorun şuan için olmadığını belirttiler.

 
 Share on Facebook Share on Twitter Share on Reddit Share on LinkedIn
No Comments  comments 
formats

Bitkisel Dondurma

Süt ve süt ürünlerinde bulunan laktoz şekeri, pek çok insan için sindirilmesi zor olan bir şeker türüdür. Bu yüzden pek çoğumuz süt içtikten sonra, hazımsızlık veya midemizin bozulduğundan şikayet ederiz.

Bu nedenle araştırmacılar, dondurma ile aynı tadı verebilecek ancak süt (dolayısıyla da laktoz ) içermeyen bir dondurma tarifi peşindeler.

Alman araştırmacılar lupin adı verilen bitkinin protein açısından çok zengin olduğunu dolayısıylada süttün yerini doldurabileceğini düşünüyorlar. Yarım litresi yaklaşık 8 tl tutan bu ürünün kısmende olsa pazar bulması olası görülüyor.

 
 Share on Facebook Share on Twitter Share on Reddit Share on LinkedIn
No Comments  comments 
formats

Felç ve Kök Hücre Tedavisi

Beyin kök hücreleriyle, felce neden olan beyin hasarını tedavi etmek için başlatılan dünyanın ilk klinik çalışması ilk aşamayı geçti.

Glasgow’daki bir hastanede üç hastaya yerleştirilen beyin kök hücreleri hastalarada her hangi bir yan etkiye neden olmadı. Ancak araştırmacılar bunun hastalar üzerinde herhangi bir olumlu olduğu anlamınada gelmediğini bilirtiliyor. Araştırmanın önemi ise daha önce beyin kök hücrelerinin herhangi bir hastaya verilmemiş olması.

İnsanlar üzerinde yapılan klinik çalışmalar bir çok evreler bulunmakta bu evrelerden ilki az hasta üzerinde yapılan deneylerdir, eğer bu aşamada denekler üzerinde herhangi bir sorun görülmez ise, daha sonraki aşamaya geçilebilir. Bundan sonraki aşamada ise daha fazla doz ile daha fazla insanın kullanıldığı deneylerdir.

Araştırmanın gelecek yıllarında, 9 hastaya daha fazla miktarda kök hücresi verilerek, hastaların tedaviye verdiği yanıt izlenecek.

Felç hastalığının tedavisi, ülkemizde ve dünyada inme yüzünden sakat kalma ve ölme riskini en aza indirecek.

 
 Share on Facebook Share on Twitter Share on Reddit Share on LinkedIn
No Comments  comments 
formats

Asker intiharları ve Omega-3

Balık yağının psikiyatrik açıdan faydaları önceki bilimsel araştırmalarda gösterilmişti, yine son araştırmalar gösteriyor ki, Amerikan askerlerinin intiharları ile  kanda düşük miktarda bulunan DHA (Omega-3 yağ asidinde bulunan bir madde) ile doğru bir orantı var, ilaveten  kanda yüksek miktarda DHA bulunduran askerlerin intihara daha az meyilli olduğu gösterildi.

Bu çalışma, klinik psikiyatri dergisinin geçen haftaki sayısında, 2002 ile 2008 yılları arasında intihar eden 800 Amerikan askeri üzerinde yapıldı .

Kayıtlara göre, kanında düşük oranda DHA bulunduran askerler, kanlarında yüksek oranda bulunan askerler göre %62 oranında intihara meyilli.

Aynı araştırma gösteriyor ki, kanda azalmış DHA  düzeyi, intihar riskini belirlemede, yaralı veya ölü bir düşmanı görmekten, veya diğer intihara götürelebilecek risk faktörlerinden daha ileri düzeyde tahmin şansı ortaya kokuyor.

2001 yılından bu yana Irak’ta ve Afganistan’da görevli Amerikan askerleri arasında görülen intihar oranları, 2008 yılında en yüksek seviyesine ulaştı. Her 100 bin Amerikan askerinden 20 tanesi (Amerikan halkının iki misli) intihar etti. Yalnızca 2005-2009 yılları arasında 1100 Amerikan askeri kendini öldürdü. 2010 yılında ise 295 aktif görevli asker kendi canını aldı. İnsan Hakları Derneğinin raporuna göre ise ülkemizde 2001-2011 yılları arasında 527 asker ‘şüpheli ölüm’ sonucu hayatını kaybetti (askeri raporlara göre intihar sayıları daha az).

Geçtiğimiz yıl, Amerikan savunma bakanlığı bu artan intihar vakalarını en aza indirmek için seferberlik başlattı ve intihar önleme programı oluşturdu. Bakanlık araştırmacıları intiharın önlenmesi, risk faktörlerinin azaltılması ve önceden tespit edilmesine yardım edecek  araştırmalar yapmak üzere teşfik ediyor.

DHA (Doksaheksoanik asit) omega-3′ün yapısında bulunan bir madde olup, beyin fonksiyonlarının düzenlenmesinde, alzaymır hastalığında,  bazı kanserler türlerinin baskılanmasında iyi yöndeki etkileri araştırmacılar tarafından kanıtlanmış bir madde. Omega-3 yalnızca balıklarda bulunmayıp bunu ihtiva eden haplar bulunduğu gibi aynı zamanda pek çok bitki ve yumurta gibi hayvansal gıdalarda da bulunmaktadır. Yiyecekler dışında vücuda ilave olarak alınan DHA’nın, depresyon ilaçlarının etkinliğini artırdığı, dikkat eksikliği hastalığının kliniğine iyi geldiği tespit edildi. Bu sonuçlara rağmen çalışmada halen bu madde ve intihar üzerindeki etkileri konusunda daha fazla araştırma yapılması teşvik ediliyor.

 
 Share on Facebook Share on Twitter Share on Reddit Share on LinkedIn
No Comments  comments 
formats

24 Parmaklı Adam

37 yaşındaki Kübalı Hernandez, (arkadaşlarının taktığı isimle “yirmi dört”), hindis cevizinin suyunu içerken görülüyor. Allah vergisi olduğunu söylediği fazladan parmakları ile ise gurur duyuyor.

Tıbbi litaratürde polidaktili olan adlandırılan durumun hayatını güçleştirmediğini tam tersine ağaçlara kolaylıkla çıkmasını sağlayıp hindistan cevizi topladığını söylüyor.

 

Doktorlar bu durumun çok nadir olmadığını,ancak bu anormalliğin günlük hayatını zorlaştırmamasının ise gerçekten şaşırtıcı olduğunda hem fikir.

 
 Share on Facebook Share on Twitter Share on Reddit Share on LinkedIn
No Comments  comments 
formats

Sedef hastalığı inme riskini artırıyor

European Heart Journal’da yayınlanan bir makalede, Danimarkalı araştırmacılar sedef hastalığını ve etkilediği hastalıkları incelediler.

4.5 milyon insan üzerinde yapılan araştırmada, sedef hastalığı olan gençlerde inme riski ile artmış ilişkisi olduğu tespit edildi. Bunun cilt ve kan damarlardaki aynı tür inflamasyonun sonucunda olduğuna inanılıyor.

Diğer taraftan İngiliz İnme Derneği bunun şuan için çok önemli bir sorun olmadığı yönünde görüş bildirdi.

Sedef Hastalığı

Deri hücrelerimiz normalde kendi üç ile dört hafta arasında yenilen hücrelerdir, ancak bu süre sdef hastalığında hızlanmıştır. Bu hastalarda yenilenme hızı iki ila altı güne kadar değişir, bunu sonucunda cilt kızarık, gevrek ve kabuklu bir hale bürünür. Gelişmiş ülkelerde halkın yüzde 2’sini etkileyen bir hastalık.

Danimarka’da, yaklaşık 36 bin kadar hafif  ve üç bin kadarı ileri derecede sedef hastası üzerinde yapılan araştırmada; 50 yaş altı hafif derecedeki hastalarda ritim bozukluğu %50, inme riskinde ise yaklaşık %100 bir artış görülmüş. Ciddi derecede ki sedef hastalarında ise bu oranlar sırası ile %200 ve %180 oranında tespit edilmiş.

İltihap

Araştırmanın sonucuna göre, sedef hastalığının inme ve diğer kalp hastalıklarının bir nedeni olmadığı, ancak bunlarla beraber görülme sıklığının arttığı neticesine varıldı.

Araştırmada ayrıca sedef hastalığı bir bağışıklık sistem hastalığı olduğu, ve bağışıklık sistemindeki bu rahatsızlığı aynı zamanda damar ve kalpte görülen bu hastalığı neden olabileceğine vurgu yapıldı

 
 Share on Facebook Share on Twitter Share on Reddit Share on LinkedIn
No Comments  comments 
formats

Epilepsi Nedir?

Basit bir şekilde epilepsiyi tanımlarsak; beyindeki bir nöron grubunun anormal ve aşırı uyarılmasıyla karekterize klinik tablodur. Birçok olguda epilepsinin nedeni bilinmez.

Epilepsiye neden olan olayların başlıcaları:kafa travmaları, felç, beyin tümorleri, enfeksiyonlar, toksik nedenler doğumsal anomaliler nörojeneratif hastalıklardır. Epileptik nöbet yakınması ile gelen hastada nöbetin saydığımız bu nedenlere bağlı olup olmadığını sorgulamak çok önemlidir. Çünkü duruma yönelik tedavi yapmak nöbeti ortadan kaldırılabilir ve sürekli ilaç alımından hastaları kurtarabilir.

Epilepsi beynin bir bölgesinde sınırlı kalabildiği gibi beynin tüm bölgelerine yayılabilir veya sınırlı başlar ve buradan beynin tüm bölgelerine yayılabilir. Eğer epileptik uyarı sınırlıysa buna parsiyel nöbet, beynin tamamını etkiliyorsa jeneralize nöbet, beynin bir bölümünden başlayıp tamamını etkiliyorsa sekonder nöbet adını alır.

Parsiyel ve jeneralize nöbetler birçok alt bölüme ayrılır. Örneğin parsiyel nöbette şuur kaybı yoksa basit parsiyel nöbet adını alır. Şuur kaybı olmadan atmalar otomatik hareketler duysal semptomlar olur şuur kaybı varsa kompleks parsiyel nöbet adını alır. Bu konuya daha fazla girmek istemiyorum çünkü epilepsinin sınıflaması çok uzun ve karmaşıktır.

Anlaşılacak biçimde özetlersek beynin her noktasının bir fonksiyonu vardır ve uyarılan bölgeye göre klinik tablo şekil alır örneğin beynin frontal lobundan köken alan parsiyel nöbetlerde motor belirtiler ön plandadır. Gözlerin ve başın aynı zamanda gövdenin bir yana doğru dönmesi, gözlerin ve başın baktığı yandaki kolun havaya kalkması, bacaklarda pedal çevirme hatta yürüme ve koşma gibi karmaşık hareketler görülebilir.

Beynin temporal bölgesinden kaynaklanan nöbetlerde; işitme, kötü koku gibi özel duysal semptomlar olur.

Son bir örnek verecek olursam ;jeneralize epilepsinin bir alt grubu olan absans adlı nöbette hasta normal aktivasyonunu sürdürürken 2-15 sn bilinç kayıp olur. Sonra hastada kaldığı yerden aktivasyonuna devam eder.Bu nöbet genelde çocukluk döneminde görülür. Okul döneminde bu nedenle başarısız olabilirler. Nöbet anlaşılmazsa aile ve öğretmen tarafından dikkat toplayamama konusunda suçlanırlar. Doğru ilaca başlanırsa bu durum düzelir görüldüğü gibi epilepsinin birçok çeşidi vardır.

Epilepsi herhangi bir sebebe bağlı değilse (travma,tümor v.s.) doğumla genç erişkinlik dönemi arasındadır. Bu yaştan sonra başlatan epileptik nöbetlerin altında tümor travma toksik neden vs gibi nedenler aramak gerekir.

Tedaviye geçmeden önce çocuklarda çok sık görülen Febril Konvülzison adlı nöbetten çok kısa bahsetmek istiyorum. Febril konvülziyon genellikle bir enfeksiyon nedeni ile ateşi yükselen ve yaşları 3 ay 5 yaş arasında değişen çocuklarda görülen annelerin doktora genelde havale geçirdi diye tarif ettikleri nöbettir. Genelde 5 yaşından sonra iyi tedavi edilirse olmaz. Prognozu iyidir.

Epilepsi nöbetiyle gelen hastayı iyi değerlendirilip bu nöbetin gerçek epilepsi nöbeti olduğu kanaatine varıldıktan sonra epilepsi tanısında en değerli inceleme olan EEG beynin elektriksel aktivitesinin kafaya yerleştirilen elektrotlarla bir kağıda veya bilgisayara yazdırma yöntemi hastaya uygulanır. EEG epilepsinin tanısında ayrıca tanısında ve tedavinin durumunu belirlemede çok değerli bir inceleme yöntemidir. Nöbetli bir hastada çok ender olarak EEG normal çıkar. Eğer epilepsiye neden olan başka bir neden düşünüyorsa diğer görüntüleme yöntemleri ve laboratuar tetkikleri istenmelidir.

Tedavide en önemli konu epilepsinin hangi tür olduğunun tespitidir. Çünkü doğru ilaç kullanılmazsa herhangi bir fayda sağlanmadığı gibi nöbetlerde tetiklenebilir. Hastanın nöbeti doğru teşhis edilmiş ve doğru ilaç verilmiş ise ve 3-5 yıl nöbetsiz bir dönem geçmişse EEG de normal ise ilaç kesilebilir. Fakat ilaç kesildikten sonra ilk 6 ay içinde tekrar nöbet geçirme riski vardır.

İlacını düzgün kullanmayan ve aniden kesen hastalarda status epileptikas denen en az 30 dakika süren nöbetler ortaya çıkabilir. Eğer bu süre uzarsa ve nöbetler ağırsa kalıcı hasar oluşabilir.

Epilepside cerrahi ancak kısıtlı bazı epilepsi türlerinde kullanılır. Cerrahi sonucunda kontrol altına alınamayan nöbet kontrol altına almaya çalışılır. Hastalar cerrahiden sonra ilaçsız bir döneme girmezler. Yine ilaç kullanmaları gerekmektedir.

Gebelik ve epilepsi geniş bir konudur. Tek cümle ile epileptik gebeler mutlaka epileptik ilaç kullanmalıdırlar.

 
 Share on Facebook Share on Twitter Share on Reddit Share on LinkedIn
No Comments  comments 
formats

Kanser Haftası

Türk Kanser Araştırma ve Savaş Kurumu Genel Başkanı Prof. Dr. Tezer Kutluk, Türkiye’de her yıl 150 bin kişinin kansere yakalandığını belirtti. Kanserin önlenebilir ve tedavi edilebilir bir hastalık olduğuna işaret eden Kutluk, ”Nasıl kanser kontrolü yapacağımız konusunda harekete geçmeliyiz” dedi

Kutluk, Kanser Haftası dolayısıyla yaptığı yazılı açıklamada, kanserin, tüm dünyayı ilgilendiren global bir problem olduğunu ve dünyanın tüm bölgelerinde arttığını belirtti. Dünyada 20 milyonu aşkın kanserli hasta bulunduğunu ve her yıl 10 milyon kişinin kansere yakalandığını ifade eden Kutluk, 2003 yılında 6 milyon kişinin kanserden öldüğünü, 2020 yılında bu rakamın 10 milyona ulaşacağını bildirdi.

Kanserin en az yarısının önlenebilir olduğunu, kaynakların sınırlı olduğu ülkelerde bile kanserli hastaların ve kanserden iyileşenlerin yaşam kalitesinin arttırılabildiğini anlatan Kutluk, şöyle devam etti:

”Bu açılardan daha fazla insanı kanserden iyileştirmek ve çekilen acıları azaltmak için büyük bir fırsatla karşı karşıyayız. Dünya Sağlık Örgütü ve Uluslararası Kanser Savaş Örgütü’nün birçok ülkede çok sayıda hayatı kurtaracak olan kanser kontrol programları ve planlarının olmasına rağmen, gelişmiş ya da gelişmekte olan birçok ülkenin maalesef bir kanser kontrol planı yoktur. Şayet plan yapmıyorsanız, başarısızlığı planlıyorsunuz demektir. Bu nedenle, kanserle uğraşan sivil toplum örgütleri, resmi kurumlar ve kişiler olarak, bildiklerimizi uygulamak ve kanser kontrolünü nasıl yapacağımız konusunda harekete geçmeliyiz.”

Dünyada her 100 bin kişiden 150-300′ünün, Türkiye’de ise her yıl 150 bin kişinin kansere yakalandığını belirten Kutluk, ”Unutmayalım, kanser, yaşamı tehdit eden hastalıklar arasında insanlığın karşılaştığı potansiyel olarak en önlenebilir ve en tedavi edilebilir hastalıktır” dedi.

-KANSERDEN KORUNMA-

Yaşlı nüfusun artması, tanı imkanlarının gelişmesi, kanser kayıt sistemlerinin daha sağlıklı yapılması, hekime başvuruların artmasıyla daha fazla sayıda kanserli vakanın tespit edildiğini anlatan Kutluk, Avrupa’da her 4 kişiden birinin kanserden öldüğünü belirtti.

Tüm kanser ölümlerinin yüzde 40′ının tütün, beslenme ve infeksiyöz etkenlerle ilişkisi olduğunu kaydeden Kutluk, 2020 yılına kadar tütün kullanımı, uygunsuz yaşamsal alışkanlıklar, toplumun yaşlanması ile kanser sayısının iki katına çıkmasının beklendiğini anlattı.

Kutluk, sigara içmeyerek, beslenme alışkanlıklarıyla, fiziksel aktivite ve yaşam tarzına dikkat ederek, güneş ışınlarından korunarak, hepatit B, insan papilloma virüsü gibi mikrobik etkenlerden kaçınmak yoluyla kanserden korunmanın mümkün olduğunu belirtti.

Tezer Kutluk, kanserden korunmak için bitkisel kaynaklı besinlerin daha fazla tüketilmesi, özellikle hayvansal kaynaklı yüksek yağlı gıdaların sınırlandırılması gerektiğini vurguladı.

Kişilerin kendi kendini muayenesi, kontrol muayeneleri ve taramalarla erken tanının mümkün olduğunu belirten Kutluk, 40 yaş ve üzerindeki kadınların her ay kendi kendine meme muayenesi yapmasını, yılda bir kez doktor muayenesi ve mamografi çektirmesini istedi. Kutluk, 20-39 yaşındaki kadınların ise her ay kendi kendine meme muayenesi yapması, 3 yılda bir de mamografi çektirmesi gerektiğini söyledi.

-SİGARA-

Sigara ve tütün ürünlerinin akciğer, ağız, yutak, soluk ve yemek borusu, pankreas, rahim ağzı, böbrek ve idrar torbası kanserlerine yol açtığının kesin olarak bilindiğini belirten Kutluk, sigara ve tütünle ilgili hastalıklardan her yıl 4.9 milyon kişinin öldüğünü, 2030 yılına kadar böyle gittiği takdirde her yıl 10 milyon kişinin öleceğinin tahmin edildiğini kaydetti. Kutluk, ”Sadece sigara içenler değil, pasif içiciler de bu hastalıklara karşı risk altında. Bu kötü alışkanlığı bırakarak, kanserden korunulabilir” diye konuştu.

Kutluk, tüm kanser türleri değerlendirildiğinde erişkin kanserlerinde yüzde 63, çocuk kanserlerinde yüzde 78 oranında iyileşme sağlandığını ifade etti.

 
 Share on Facebook Share on Twitter Share on Reddit Share on LinkedIn
No Comments  comments 
formats

Greyfurt Neye İyi Geliyor?

C vitamini kaynağı olarak bilinen greyfurt, olumsuz düşünceleri ve kıskançlık, hayal kırıklığı gibi durumları ortadan kaldırıyor. Kandaki şeker değerlerini düşüren greyfurt aynı zamanda dişetlerini de koruyor ve ince bağırsaklarda bazı maddeleri yok ederek sağlıklı bir hayat sunuyor.

Greyfurdun, kafa karışıklığı, kıskançlık ve hayal kırıklığı gibi olumsuz düşünce durumlarına iyi geldiği tespit edildi. Canlandırıcı karakteri ile kararsızlık, sürüncemede bırakma ve geçmiş için kaygılanma durumlarında fayda sağlayan greyfurdun, manik ve depresif arasında gidip gelen durumlarda da yardımcı olduğu belirlendi.

Bilim adamları, günde iki greyfurt yemenin dişeti hastalıklarına karşı mücadelede birebir olduğunu açıkladı. İngiliz Daily Mail gazetesinin haberine göre, greyfurt vücuttaki C vitamini seviyesini artırıyor, dişetlerindeki kanamayı durduruyor. Antioksidan etkisi olan C vitamini, kandaki şeker değerlerini düşürürken aynı zamanda dişetini koruyor. İngiliz Ağız Sağlığı Derneği tarafından 58 kişi üzerinde yapılan araştırmada, deneklere günde iki greyfurt yedirildi ve dişetlerinin eskisinden çok daha sağlıklı olduğu görüldü.

San Diego’daki bir klinikte görevli bilim adamları da greyfurdun zayıflamayı desteklediğini ortaya çıkardılar. Bir deneyde yemekten önce yarım greyfurt yiyen insanların kanında daha az miktarda insulin ve glikoz bulundu. Netice itibarıyla greyfurt şekerin vücutta eritilmesini desteklediğinden şeker yağa dönüştürülüp vücut tarafından depolanmıyor.

Greyfurt, diğer tüm turunçgiller gibi sitrik asit içeriyor. Acımsı ekşi bir tadı olan sitrik asit, aslında tüm turunçgillere bu karakteristik tadı veriyor. Ancak, ürünün yetiştiği iklime, ağacın ırkına ve daha birçok nedene bağlı olarak, meyve içeriğindeki şeker oranı değişik olabiliyor. Greyfurdun tipik acımsı tadı, narinjenin adlı kimyasal bileşikten ileri geliyor. Greyfurt meyvesi içeriğinde şekerler, flavanoidler, kumarin ve psoralen türevleri bulunuyor.
Greyfurtla ilgili bilinmesi gereken başka önemli noktalar da var. İlaçla greyfurt suyu içilmemeli. Tablet olarak alınan ilaçların etkisini artırabilen greyfurt suyunun, bazı durumlarda ölüme bile neden olabileceği belirtiliyor.

Greyfurdun diğer sebze ve meyvelere oranla C vitamini oranı:

  • Brokoli: 1 kase (116 miligram)
  • Portakal suyu: 1 bardak (97 miligram)
  • Çilek: 1 kase (84 miligram)
  • Portakal: 1 tane (75 miligram
  • Greyfurt: 1 tane (67 miligram)
 
 Share on Facebook Share on Twitter Share on Reddit Share on LinkedIn
No Comments  comments 
© SAĞLIK HABERLERİ
credit